Charles P. Kindleberger alanında artık bir klasik haline gelmiş olan “Cinnet, Panik ve Çöküş: Mali Krizler Tarihi”
isimli kapsamlı eserinde finansal kriz hakkında şöyle yazmaktadır:
“Finansal kriz hoş bir kadın gibidir, tanımlanması zordur fakat yüz
yüze gelince anlarsınız.”[1]
Gerçekten de literatürde birçok farklı tanımı yapılmış ve bu konudaki
muğlaklık kısmen de olsa giderilmiş olsa bile finansal krizin ne
olduğunu anlamak için onunla karşılaşmak gerekmektedir. Çünkü finansal
krizler çok fazla değişkenin bir araya gelmesinden oluşan ve merkezinde
insanın tepkilerinin bulunduğu olgulardır. İnsan tepkilerinin
karmaşıklığı ve “rasyonalitesinin sınırlarının” tam olarak nerede
başlayıp nerede bittiğinin tespit edilememesi ise meseleyi
öngörülebilir olmaktan ciddi oranda çıkarmaktadır. İnsan doğasının
şartlar oluştuğunda risk almayı sevmesi ve bu anlamda rasyonalitenin
sınırlarını her fırsatta zorlamaya eğilimli olması tarih boyunca
finansal krizlere temel teşkil etmiştir. Bu durum ABD’de ikinci
milenyumun başında yaşanan teknoloji balonunun patlaması sırasında da,
en son eşik altı konut finansmanı (sub-prime mortgage) krizinde de
açıkça bir kez daha gözler önüne serilmiştir.
Bugüne nasıl gelindi?
2000’li yılların başında internet/teknoloji
şirketlerinin hızla yükselişe geçmesi dünya piyasalarının en fazla
ilgilendiği konu haline gelmişti. Yeni kurulan bu şirketler çok kısa
zamanda önemli büyüklüklere ulaşıyor ve hisse senetlerinin değeri
başdöndürücü hızla artıyordu. Örneğin InfoSpace isimli internet temelli
iletişim altyapısı oluşturmak için kurulan şirketin hisse senetleri bir
buçuk yıl gibi bir sürede 15$’dan 1,305$’a çıkmıştı. Benzer şekilde
ilk halka arzlarında Linux’un hisse senetlerinin değeri 30$’dan 238$’a,
Globe.com’un değeri ise 9$’dan to 97$’a fırlamıştı. Yine alanında bir
ilk olan ve internet üzerinden kitap satışı yapan Amazon.com 1997
yılında ilk defa halka arz edildiğinde hisse senetlerinin değeri 18$
piyasa değeri ise sadece 429 milyon $’dı. Bu şirket de yaşanan
“internet balonundan” nasipleniyor ve 3 yıl içerisinde piyasa değeri 50
milyar $’ı aşıyordu. ABD’nin ünlü borsalarından olan ve
teknoloji/internet firmalarının hisse senetlerinin alınıp satıldığı
NASDAQ borsası tarihi günlerini yaşıyor, 2000 yılının Mart ayında
5132.52 puana yükseliyordu. Artık yeni bir ekonomiye geçildiğine dair
yorumlar yapılmaya başlanmıştı. Hatta optimistliği aşırı noktalara
vardıranlar tarafından iş döngülerinin olmadığı sürekli ve istikrarlı
büyüme sürecine girildiği ilan ediliyordu. Yatırımcılar bu şirketlere
yatırım yapmanın kısa sürede servetlerine servet kattığını görüyor ve
daha fazla yatırım yapmak için her fırsatı değerlendiriyordu. Ancak
varlık fiyatlarındaki bu artış herhangi bir nesnel temele dayanmıyor,
yani “balon” özelliği taşıyordu. “İrrasyonel taşkınlık” (irrational exuberance) olarak
adlandırılan ve tarihte defalarca görülmüş olan hava piyasalara yeniden
hakim olmuştu. Fakat bu durum çok uzun sürmedi ve Fed 2000 yılı
ortalarına kadar seri faiz artırımına giderek (%4.75’ten %6.5’e)
piyasada oluşan bu aşırı zindelik hali (öforya)’nin risklerine dikkat
çekmek istedi. Piyasaların faiz artırımlarına tepkisi anında ve sert
oldu. Bütün bu gelişmelere ek olarak son dönem işletme tarihinin en
dikkat çekici “vakası” olan Enron şirketindeki yolsuzlukların ortaya
çıkması ve dünyanın önde gelen denetleme şirketlerinden Arthur
Andersen’in de bu süreçte rol alması, piyasadaki bütün göstergelerin
tersine dönmesi için zemini kuvvetlendirdi. Esasında bir enerji şirketi
olarak 1985 yılında kurulan ve internet teknolojisindeki gelişmeleri
gayet iyi yakalayarak 1990’ların sonunda en gözde şirketlerden birisi
haline gelen Enron, 1999 yılı başında 20$ civarında olan hisse senedi
fiyatlarını 90$’a kadar yükseltmeyi başarmıştı. Enron’un çok “sağlıklı
karlar” elde ettiğini düşünen yatırımcılar bu şirketin piyasa değerini
yükseltmekte hiç tereddüt etmiyorlardı. Enron da yayınladığı, dünyanın
en büyük denetleme şirketlerinden birisi olan Arthur Andersen’in
denetiminden geçen muhasebe raporlarında şişkin karlar göstererek
yatırımcılara güven veriyordu. Oysa 2001 yılında ortaya çıktı ki
aslında Enron enerji piyasasından çok büyük zararlar yazıyor ve bu
zararları çeşitli finansal türev araçları kullanarak ve muhasebe
hilelerine başvurarak kapatıyordu. Ancak büyük bir yatırımcı kitlesini
uzun bir süre kandırmak mümkün değildi. Enron esasında sermayesinin
muhasebeleştirdiğinden çok daha eksik olduğunu itiraf etmek zorunda
kaldı. Bu itiraf Enron açısından sonun başlangıcı, ABD ekonomisi
açısından ise bir dönemin kapanışı idi. Enron’un iç yapısının oldukça
çürük olduğunu fark eden yatırımcılar derhal ellerindeki hisseleri
çıkartmaya başladılar. Sonuçta zirvesinde 70 milyar $’ı aşkın bir
şirket olan Enron hisse senetleri ilk önce 20$’a daha sonra ise 0.26$’a
kadar geriledi ve şirket 2 Aralık 2001 tarihinde iflasını açıklamak
zorunda kaldı[2].
Bu durum diğer şirketlere yatırım yapan
yatırımcıları da tedirgin etti. Zira Enron gibi bir şirket bile bu
kadar yolsuzluğa karışabiliyor ve Arthur Andersen gibi bir denetleme
kuruluşu bu hileleri göremiyor ya da görmezden gelebiliyor ise benzer
durum pekala kendi şirketleri için de geçerli olabilirdi. Bir anda
başlayan ve piyasayı kuşatan bu panik havası bir süre sonra
yatırımcıların piyasadan çekilmesine ve “kendi kendini gerçekleştirme”
olarak isimlendirilen kısır döngüye girilmesine sebep oldu. Öyle ki
2002 yılı sonunda NASDAQ indeksi 2000 yılında ulaştığı zirvenin
yaklaşık %70 altına inmişti. İşleri daha da karmaşıklaştıran ve
piyasalarda panik havasını derinleştiren başka gelişmeler de bu süreçte
önemli rol oynadı. Bunlardan birincisi 2000 ve 2001 yılları boyunca
Arjantin ve Türkiye’yi vuran finansal krizler, ikincisi ise Amerikan
tarihinde bir kırılma noktası teşkil eden 11 Eylül olayları idi[3].
Ana hatlarıyla yukarıda zikredilen gelişmeler
neticesinde yeni ekonomi modelinden bahsedilen ABD, bir anda tarihinin
önemli ekonomik ve politik sınavlarından birisini verir hale geldi.
Fed olaylara tepkivermekte gecikmedi. Hızlı faiz
indirimine gitmeye başlayan Greenspan yönetimindeki Fed, piyasalarda
meydana gelen likidite sıkışıklığını aşmak ve resesyona girmesinden
korkulan ekonominin toparlanmasına yardımcı olmak amacıyla uzun süre
faiz oranlarını indirerek, 2003 yılı ortalarında %1 seviyelerine kadar
çekti. Bu durum tarihsel açıdan bakıldığında son elli yılın en düşük
faiz oranlarına tekabül ediyordu. Para politikasındaki bu gevşek
uygulamalar iktidara gelen Bush yönetiminin gevşek maliye politikaları
ve vergi indirimleriyle birleşince ekonomi resesyondan kurtarılmış
oldu. Dünya genelindeki yavaşlamanın önüne geçilmesi ise gelişmiş ülke
hükümetlerinin hemen hepsinin benzer politikalar izlemesiyle mümkün
hale geldi. Bu sayede global likidite koşullarında uzun süredir
görülmeyen bir bollaşma yaşanmaya başladı ve bu durum tüketicilerin
harcamalarını artırmalarına sebep oldu. Ancak bu sefer de bir başka
balonun yükselişine dünya piyasaları sahne olmaya başlamıştı.
Artan Gayrimenkul Fiyatları
Teknoloji firmalarının hisse senetlerinde görülen
balonun patlaması gayrimenkul piyasalarına olan ilginin artmasına sebep
oldu. Hisse senedi piyasalarında büyük zarara uğrayan yatırımcılar
güvenli bir liman olarak gördükleri için gayrimenkul piyasasına
yönelerek fiyatların şişmeye başlamasına neden oldu. Bu süreçte hızla
azalan faiz oranları ve gevşek maliye politikaları da insanları kredi
kullanmak konusunda teşvik etti. 30 yıllık sabit faiz oranlı konut
kredileri de son elli yılın en düşük rakamı olan %5.25 seviyelerine
geriledi. Faizlerin bu kadar düşmüş olması da bankaları geleneksel
müşteri gruplarından arzu ettikleri kar oranlarına ulaşamamaları
sonucunu doğurdu. Bu durumda bankalar daha fazla risk almak ve normal
şartlar altında kredi kullanması mümkün olmayan kesimleri de kredi
piyasasına dahil etmek yarışına girdiler. Bunun için en uygun
alternatif düzenli geliri olmayan ve kredi geçmişi iflaslarla dolu olan
“eşik altı” tabir edilen kesimdi. Normal faizlerin 2 ila 4 puan üstünde
faiz oranı uygulanan bu kesim bankaların en gözde müşterileri haline
geldi ve riskli kredilerin toplam konut kredileri içindeki payı 2003
yılında %9 oranından 2005 yılında %20 oranına kadar yükseldi. Yani reel
gelirlerin neredeyse sabit kaldığı ve yaratılan yeni iş imkanlarının
sınırlı olduğu bir sistemde esasında büyük kredi riskleri birikmeye
başlıyordu.[4]
Özetle, verilen bu kredilerin oldukça riskli sayılabilecek kesimlere
dağıtılması ve yeterli yasal takibin yapıl(a)maması “ahlaki çöküntü”
(moral hazard) problemlerini ortaya çıkardı. Peki bankalar bu kadar
riski nasıl göze alabiliyorladı? Bu noktada da finansal kuruluşlar,
finansal inovasyon denilen yani yeni finansal enstrümanlar yaratmak
suretiyle riski çeşitlendirmeye yarayan araçlardan fazlasıyla istifade
ediyorlardı. Bu araçların başında Teminatlandırılmış Borç
Yükümlülükleri (Collateralized Debt Obligations--CDO--) denilen
enstrumanlar geliyordu. Verilen krediler ilk önce ikincil piyasada
başkalarına satılabilmek için uygun hale getirilip bir havuzda
toplanıyor, diğer kredi türleriyle değişik risk gruplarına göre
paketler oluşturuluyordu. Yani riski yüksek olan eşik-altı konut
kredileri, kredi derecelendirme notu AAA olan bir başka kredi türü ya
da türleri ile birleştirilerek menkul kıymetleştiriliyordu. Bu sayede
hem riski üzerlerinden atmış, yani bilançodaki yükümlüğünden kurtulmuş;
hem de düşük faizlerin hüküm sürdüğü ortamda yüksek kar marjları elde
etmiş oluyorlardı. Kredi derecelendirme kuruşları da CDO’lara kredi
notları vererek yatırımcıları risk-getiri konusunda yönlendiriyorlardı.
Ancak bu noktada da ciddi sorunlar bulunmaktaydı. Birincisi risk
ortadan kalkmıyor ve sadece el değiştiriyordu. İkincisi kredi
kuruluşları bu konuda herhangi bir tarihi veriye ve tecrübeye sahip
olmadığından risk notlandırması pekala yanlış yapılabilirdi. Ancak 2001
sonrası süreçte bu sistem finansal türevlerle (hedge funds) birlikte
finansal piyasaların en gözde yatırım araçlarından birisi oldu.
Nitekim, CDO ihracı 2000 yılında 24 milyar $’dan 2006 yılnda 550 milyar
$’a yükseldi[5].
Yukarıda anahatları ile anlatılan mekanizma
kaçınılmaz olarak ev fiyatlarını astronomik rakamlara çıkarıyordu.
Enflasyona göre düzeltildiğinde ev fiyatlarının 1953 ile 1995 yılları
arasında neredeyse değişmediğini saptayan ekonomistler[6], bu rakamın sonraki 10 yıllık süreçte, bilhassa 2001 sonrası dönemde, dramatik artışlar sergilediğini hesaplıyorlardı. The Economist’in ev fiyatları endeksine göre ise 1997-2006 arasında ev fiyatları ABD’de %120 oranında artmıştı[7].
Bu durum ev fiyatları artınca zenginliğine zenginlik katan tüketicileri
daha da iştahlandırdı ve daha fazla kredi kullanmak için teşvik etti.
Bankalar da karlarını arttırabilmek adına eksik belgelendirmelere,
yanlış beyanlara ve daha da kötüsü ev fiyatlarını olduğundan yüksek
gösteren “değerleme uzmanlarına” göz yumdular. Eğer herşey doğal
seyrinde işleseydi, değerleme uzmanlarının bağımsız olması ve evin
gerçek değerinin üstünde fiyat biçmemesi gerekirdi. Ancak kar hırsı
bankaların, değerleme uzmanlarına ev fiyatlarını yüksek göstermeleri
için baskı yapmasına sebep oldu. Bu sayede müşterilerine daha fazla
kredi satma imkanı elde etmiş oluyorlardı. Değerleme uzmanları da
işlerinden olmamak adına bu duruma göz yumdular. Asıl sorun “balon
patladığında” ortaya çıkacaktı. Bu evler gerçekten ipotek bedelleri
kadar edecek miydi? Bu sonunun cevabının anlaşılması için ise çok
beklemek gerekmedi. Çünkü, faiz oranlarının aşırı düşük seviyelere
çekilmiş olması, ABD için enflasyonist baskı da oluşturmaya
başlayacaktı. Aynı şekilde artan cari açık ve bütçe açıkları ABD için
bir ekonomik düzeltmeyi mecburi hale getiriyordu. Bu durumda süreç
içerisinde fazilerin yükseltilmesi kaçınılmazdı. Nitekim Fed 2004
yılından itibaren faizleri düzenli olarak artırarak, 2006 yılı eylül
ayı itibari ile %5.25 seviyesine yükseltti.
İşleri daha da karmaşıklaştıran ise ev kredisi
kullananların değişken faiz oranlarından borçlanması gerçeğiydi. Bu
durumda faiz oranları ekonomide değişikliklere göre yeniden ayarlanıyor
ve örneğin piyasa faizleri yükseldiğinde, kredi faizi de ona paralel
bir seyir izliyordu. İşte bu durumda piyasada makroekonomik baskılar
ortaya çıkmaya başlayıp da faizler yükselince, alt gelir grubuna mensup
insanların ödediği bu faiz oranları da kaldırabileceklerinin çok
üstünde bir noktaya ulaşmaya başladı. Bu durumda insanlar borçlarını
ödeyememeye ve üzerine ipotek yazılan konutların sayısının, yani haciz
işlemlerinin, hızla artmaya başlamasına sebep oldu. Bir süre sonra
zaten insanların bir kısmı ev fiyatlarının düşmeye başlamasından dolayı
evlerinin bedeli kullanılan kredinin altında kalmaya başlaması
nedeniyle borçlarını ödemekten vazgeçti. Bu durum bankalar açısından
batık kredilerin artması demekti ve zaten haciz sürecine girmiş olan
piyasada insanların talep ettiğinden çok daha fazla konut
bulunmaktaydı. Bu durumda ev fiyatlarının daha da düşmesi kaçınılmazdı.
Kredi krizi bankalar açısından bir süre sonra “iflas krizine” dönüşmeye
başladı ve çok önemli kuruluşlar peşisıra ilk önce bilançolarında
devasa zararlar yazdılar, ardından ise iflaslarını ilan ettiler. ABD’de
başlayan kriz bir süre sonra dünya piyasalarına sıçradı. Bu sıçrama
artık dünya ekonomisinin ayrıştığını (decoupling)
iddia edenler için de hayal kırıklığı yaratıcı bir gelişme oldu. Son
tahlilde, dünya halen daha öyle bir durumdaydı ki “ABD hapşursa, diğer
ekonomiler nezle oluyorlardı.”
Küresel finans piyaslarında yaşanan daralmalar
neticesinde politika faizlerinde seri indirime giderek faiz oranlarını
%5.25 seviyesinden %2.0 seviyelerine kadar çekmek suretiyle Fed tekrar
devreye girdi. Fed’in seri kararlarına diğer Merkez Bankaları da
karşılık verdiler ve piyasaları rahatlatacak alternatif tedbirleri ardı
ardına uygulamaya koydular. Bunlar arasında en dikkat çekeni ise
İngiltere’de iflasın eşiğine gelmiş büyük hacimli bankalardan birinin
kamulaştırılması oldu. Zira, piyasa yanlısı tutumu ve piyasanın oluşan
aksaklıkları düzeltmede en etkili mekanizma olduğuna inanmış İngiliz
hükümetleri arasında bir tanesi 1970’lerden bu yana ilk defa bir
kamulaştırma hamlesine girişiyordu. Küresel çalkantıların ortaya
çıkmasından önce oldukça önemli bir artış trendine girmiş olan
Teminatlandırılmış Borç Yükümlülükleri piyasası ciddi oranda gerileme
göstermeye başladı. Yani özel sektör karmaşık finansal enstrümanlardan
kaçıyor ve “güvenli cennet” denilebilecek, riski düşük olan hazine
tahvillerine yöneliyordu. Küresel likiditenin genişleme evrelerinde
karlarını artırmak adına çekinmeden risk alarak finansal inovasyonu
alabildiğince zorlayan ve halihazırdaki yasal düzenlemelerin
çevresinden “zekice” dolanmayı başaran yatırımcıların risk iştahlarında
ciddi bir gerileme baş göstermişti. Nihayetinde ABD’de spesifik bir
piyasa segmentinde (eşikaltı konut kredisi) baş gösteren kriz kısa
zamanda diğer piyasalara da yayılmış ve global finans piyasalarının
tümünü ilgilendiren bir sorun haline gelmişti.
Bundan Sonrası…
Gelinen noktada varlık fiyatlarında meydana gelen
erimenin ne kadarlık bir zarara tekabül ettiği net olarak ortaya
konabilmiş değildir. Zira içinden geçtiğimiz süreçte kriz halen daha
devam etmektedir ve bundan sonrası için ise elimizde iyimser olmayı
gerektirecek yeterli veri bulunmamaktadır. Ancak IMF en son yayınladığı
Küresel Finansal İstikrar Raporu’nda zararın ulaşabileceği muhtemel
boyutu Nisan ayı itibari ile 945 Milyar ABD Doları
olarak tahmin etmiştir. Merkez Bankaları ortaya çıkan ilk şok dalgasına
koordineli müdahalelerle karşılık vermiş ve piyasayadaki likidite
sıkışıklığını aşmak konusunda başarılı olmuştur denilebilir. Tam da bu
noktada dikkate alınması gereken iki temel unsur vardır. Bunlardan
birincisi alınan tedbirin vadesidir ki piyasaya
likidite vererek sorunların üstesinden gelmeye çalışmak yalnızca
sınırlı iyileştirmeye ve o da ancak kısa dönemde sebep olmaktadır.
Diğeri ise bugünün tedbirinin yarının sorunu olması
ihtimalidir. Yani aşırı likiditenin kredi kuruluşlarını ucuza borçlanma
imkanına kavuşturarak riskli krediler dağıtması konusunda cömert
davranmasına sebep olması ve bu kredilerin ahlaki çöküntü
problemlerini tetikleyerek “kredi krizine” meydan vermesidir. İşte
benzer sürecin, bugünün çözümü olarak görünen Merkez Bankaları’nın
likidite musluklarını açmasının, ileride benzer sorunlar doğurması
ihtimali pekala mümkündür. Burada hemen belirtilmelidir ki, aksini
iddia etmek de çözüm değildir. Yani Merkez Bankaları bu şekilde
müdahalelerden uzak durmalıdır demek de sorunu daha sancılı hale
getirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Yapılması gereken ise formüle
edilmesi kolay ancak uygulanması oldukça zor olan “ilk önce optimum
müdahaleleri yapıp ardından soruna kaynak teşkil eden (asimetrik bilgi
problemlerini şiddetlendiren) yapısal sorunların etkili denetim
mekanizmaları ve yasal önlemlerle ortadan kaldırılmasıdır”. Esasında
para politikalarını “sanat” haline getiren de bu müdahalelerin
zamanlamasını ve dozunu iyi ayarlayabilmektir. Özetle önümüzdeki
süreçte dünya ekonomisinin seyrini belirleyecek olan ekonomik karar
alıcıların teknik/idari bilgisi ve iradesi yanında zamanlama ve dozaj
(ve hatta koordinasyon) konusunda sergileyecekleri feraset olacaktır.
Dipnotlar:
[1] Charles P. Kindleberger, Manias, Panics, and Crashes: A History of Financial Crises, Fourth Edition, John Wiley&Sons, Inc., 2000, p.3.
[2] Paul M. Healy and Krishna G. Palepu, “The Fall of Enron”, Journal of Economic Perspectives, Volume 17, Number 2, Spring 2003, pp:3-26; Bethany Mclean ve Peter Elkind, Gümüş Kurşun: Enron’un İnanılmaz Yükselişi ve Önlenemeyen Çöküşü, Scala Yayıncılık, (Türkçesi: Canan Feyyat).
[3]
Yukarıdaki hisse senedi fiyatları ve olayların gelişimi ile ilgili
bilgiler temel olarak Dr. Saruhan Özel’in kitabından alınmıştır.
Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz: Dr. Saruhan Özel, Global Dengesizliklerin Dengesi, Alfa Yayınları, Nisan 2008, sf: 5-23.
[4] Dean Baker, “The Housing Bubble and the Financial Crisis”, real-world economics review, issue no. 46, 20 May 2008, pp.73-81.
[5]
Konu ile ilgili daha detaylı istatistiklere TCMB Başkanı Durmuş
Yılmaz’ın Bakanlar Kurulu’nda yaptığı 12 Mayıs 2008 tarihli sunum
metninden ulaşmak mümkündür. Metne ulşamak için bkz: http://www.tcmb.gov.tr/
[7] “Houses Built on Sand”,
Economics Focus, The Economist, September 13, 2007. Aynı Endex’e göre
İngiltere’de fiyatlar %211, Fransa’da %139, İspanya’da %189, İrlanda’da
%251 ve Belçika’da %131 oranında artmıştır.
Mustafa Kutlay, USAK, 23 Mayıs 2008
mkutlay@usak.org.tr
Eyyüp Yıldırmış