AKP’den önce
bunları kapatın
Kapatma davasının yankıları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın AKP’nin
kapatılması istemiyle açtığı dava Türkiye’de tam anlamıyla bir şok
etkisi yarattı. Başsavcının AKP’nin kapatılması üzerine bir dava
hazırlığında olduğu uzunca bir süredir bilinmesine rağmen, kapatma
davasının açılması için başlattığı girişim pek çok kesim tarafından
kestirilemediği için yaşanan şokun etkisi tahmin edilenden daha fazla
oldu.
Aslında bu
şokun önemli nedenlerinden biri de AKP’nin 22 Temmuz seçimlerinde
aldığı oy oranından kaynaklanıyordu. Yüzde 47 oy alarak tek başına
iktidar olan bir partinin kapatılamayacağına belli kesimler o kadar
güveniyorlardı ki, kapatma davası açılır açılmaz bu kesimler kelimenin
tam anlamıyla afalladılar. Yalçınkaya, 14 Mart Cuma günü saat 16:30’da
kapatma istemiyle başvurduktan sonra herkes ertesi günkü gazete
manşetlerini merak etmeye başladı. 15 Mart tarihli gazetelerin
manşetleri genellikle “İktidara kapatma davası” gibi olurken özellikle
belli bir kısım medya, AKP’yi savunmanın ötesinde, en iyi savunma karşı
saldırıdır mantığından hareketle saldırıya geçti.
Örneğin Sabah
gazetesi “Meclis’i de Kapatın!” manşetiyle çıkarken, Yeni Şafak
“Kapatabilirsen Milleti Kapat” manşetiyle Başsavcıya açıktan meydan
okudu. Yeni Şafak’la Sabah’ın durumunu anlamak mümkün. Ne de olsa
Başbakanla akrabalık bağları da var; ama bizi en çok şaşırtan manşet
ise Radikal’inki oldu. Böyle bir davayı hayal bile edemedikleri her
hallerinden belli olan Radikalciler “Yok Artık, Daha Neler” manşetini
attı.
Bundan sonraki
günlerde de medya AKP’nin kapatılması konusunda ikiye ayrıldı ve dinci
medya ile liberal tayfa hemen AKP’nin yanında yer aldı. Bu kesim
özellikle davayı açan Abdurrahman Yalçınkaya’yı hedef seçerek bir linç
kampanyasına başladılar. AKP kapatılırsa kendilerinin de bundan
nasipleneceğini hesaba katan bu kesimler biraz daha temkinli davranmaya
gayret etseler de bunu tam olarak başaramadılar.
İktidarın
emrine giren liberal tayfa ise gemi azıya alarak iyice saldırgan bir
tutum aldı. Ne de olsa AKP kapatılsa bile onları pek fazla
etkilemeyeceğini düşünüyorlar. Çünkü onlar her devrin adamıdır. Dün
Özalcılardı bugün ise Tayyipçi. Yarın da pekâlâ başka bir şeyci
olabilirler.

Çok
değil, yaklaşık bir ay kadar önce AKP ile liberal köşe yazarları
arasındaki sözde çatlakla sarsılan medya dünyası da kapatma davasıyla
birlikte eski mesut günlerine geri döndü. Medyada kendini liberal
olarak tanımlayan köşe yazarlarının hemen tamamı blok halinde AKP’nin
yanında yer aldı. Bunun böyle olması da gayet normaldi. Sonuçta yazının
başında belirttiğimiz gibi liberaller her devrin adamlarıydı ve dün
biri, bugün başka biri, öbür gün daha başka biri hiç fark etmezdi.
Yeter ki her gelen daha çok demokrasi masalı anlatsın, liberallerin
daha çok AB rüyası görmeleri için şartlandırsın onları. İşte bu nedenle
bir ay önce AKP’yi çok eleştirir gözüken başta Altan Kardeşler olmak
üzere tüm liberaller AKP cephesinde yerlerini aldılar. |
|
Dinci medya çetesi
Bu kapatma davası bir kez daha gösterdi ki, Türkiye’de bir dinci medya
çetesi vardır. Özellikle AKP iktidarı ile birlikte hızla büyüyen ve
medya sektörünün neredeyse yarısını ele geçiren dinciler, ellerindeki
bu büyük gücü kullanarak halkı yönlendirmenin de ötesine geçerek halk
üzerinde bir baskı aracı haline gelmiştir.
Bu gazete ve
televizyonlar, devletin Başsavcısının açtığı davaya karşı hemen AKP’ye
oy veren milyonları dikerek Türk Milleti’ni bölmüş ve açıkça kin ve
düşmanlığa sevk etmiştir. Sabah ve Yeni Şafak’ın 15 Mart tarihli
manşetleri bunun en açık kanıtıdır. Buna bir örnek de Fethullahçı Bugün
gazetesinin manşetidir: “16 Milyon Gerici Varmış.” Bugün gazetesi
yazarı Nuh Gönültaş da aynı gün yayınlanan köşe yazısında Başsavcının
açtığı davayı Ergenekon çetesinin karşı atağı olarak nitelendirdi.
Tabii provokasyon uzmanı Vakit boş durur mu? “İyice Şaşırdılar”
sürmanşetinin altında “Milli İradeye Kilit Vurulamaz” manşetini atarak
AKP’ye oy vermeyenleri milli iradenin dışında bıraktılar. Dinci medya
içinde en kaypak tutumu takınan Zaman ise “AK Parti’ye Sürpriz Dava”
manşetiyle çıktı ve her zaman yaptığı gibi ABD ve AB’nin kapatma davası
ile ilgili olumsuz görüşlerine yer verdi.
İlk şok atlatıldı ve saldırı başladı
Şokun atlatıldığı ikinci gün ise olay bambaşka bir boyuta girdi.
Tayyip’in Siirt gezisinde konuyla ilgili tehditvari açıklamalarından
sonra biraz daha cesaret bulan gericiler, gemi iyice azıya alarak
Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya’yı hedef tahtasına oturttu. Bugünkü
manşetler daha pervasızcaydı. Örneğin Vakit sürmanşetten; “Bu Adam
Derhal Azledilmeli” diye hezeyan ediyordu. Yeni Şafak’ın sürmanşeti ise
“Skandal”dı. Özellikle Vakit gazetesi, bilinen üslubuyla hemen
hakaretlere başladı. Örneğin en ağzı bozuklardan Abdürrahim Karakoç;
“Dünyaya Gülünç Olmak mı İstiyoruz?” başlıklı yazısında Anayasa
Mahkemesi üyelerine dil uzatıyor: “… Sekiz üyeyi Sezer’in atadığı
vurgulanmakta… Ki bu ne demek biliyor musunuz? Sezer sırf kendi
görüşünü taşıyanları oraya atadı… O atananlar parti kapatmaya zaten
teşnedir.” Ve yine Vakit yazarlarından Selahaddin Çakırgil de “Yargıçlar diktatoryası, askeri diktatoryadan daha da iğrençtir”
diye yazıyordu. Hatta işi biraz daha çirkefleştiren Vakit, Başsavcıya
açıktan hakaret etmeye başladı. Yalçınkaya’nın özel hayatına giren
Vakit, Başsavcının ailesinden ve köklerinden ne kadar yabancılaştığı
üzerine yayın yapmaya başladı. Star ve Bugün ise Tayyip’in Siirt
konuşmasını sürmanşete çıkarıyorlardı. Zaman gazetesi ise suya sabuna
pek fazla dokunmadan yine AB ve ABD’li yetkililerin yorumlarına dayanan
çizgisine devam etti. Hatta “Demokrasiye Darbe” başlıklı bir yazı yazan
Mustafa Ünal, AKP’nin bu davanın altından tek başına kalkamayacağını ve
diğer partilerin tavrının da belirleyici olacağını belirtiyordu.
Provakatörlükte
Vakit yazarlarını aratmayan Bugün gazetesinin yazarı Nuh Gönültaş ise
işi daha da abartarak AKP’yi direnişe davet etti. 19 Mart tarihli “Eğer
Teslim Olursa Yazıklar Olsun AK Parti’ye...” başlıklı yazısında bir
taraftan AKP’nin ortağı olan MHP’ye gaz verirken, bir taraftan da
AKP’yi gaza getirmeye çalışıyor: “Daha ilk günden söyledim: Bu
davaya karşı TBMM hemen harekete geçmeli ve gerekli yasal düzenlemeleri
yaparak, istikrara yönelik bu saldırıyı boşa çıkarmalı... MHP Genel
Başkanı Devlet Bahçeli başından beri milli iradeye yönelik her
saldırıyı, her katakülliyi, her yalanı, her guguk hamlesini boşa
çıkarmada TBMM’nin yanında olmuştur. Tek kötü ihtimal AK Parti’nin
teslim olmasıdır. Bu ihtimal çok zayıf bir ihtimaldir. Ve intihar ile
eş anlamlıdır. Dik duracak. Dik durmak zorunda! Dik durmazsa, karşı
çıkmazsa, mücadele etmezse, gerekli yasal düzenlemeleri yapmazsa,
halktan aldığı oyu temsil ettiğini göstermezse... Yazıklar olsun AK
Parti’ye...”
Nuh
Gönültaş böylelikle açıktan AKP’yi, iktidar gücünü ve doğal olarak
arkasındaki tüm desteği yargı kurumlarına karşı mücadeleye çağırdı.
Sanırım Türk hukukunda bu tip bir çağrı büyük bir suçtur ve savcılar
gereğini yerine getireceklerdir.
|

Bu
kapatma davası bir kez daha gösterdi ki, Türkiye’de bir dinci medya
çetesi vardır. Özellikle AKP iktidarı ile birlikte hızla büyüyen
ve medya sektörünün neredeyse yarısını ele geçiren dinciler,
ellerindeki bu büyük gücü kullanarak halkı yönlendirmenin de ötesine
geçerek halk üzerinde bir baskı aracı haline gelmiştir.
|
|
Bir kısım medyanın
saltanatı bitiyor mu?
Yazının burasına kadar bahsetmediğimiz isim ise özellikle Gül’ün yakın
arkadaşı olmakla övünen ve son dönemde Ergenekon operasyonu ile ilgili
tahminleriyle gündeme gelen Fehmi Koru. Müneccimbaşı Koru, dava
açılmasını takip eden ilk günlerde soğukkanlılığını koruyarak AKP’nin
kapatılmasının demokrasi açısından ne kadar büyük kayıp olacağından
falan dem vururken, günler ilerledikçe maneviyatı bozuldu. 19 Mart
tarihli “Günah Arayanlar İçin” başlıklı yazısında; “‘İyi de kardeşim, Ak Parti’nin hiç mi günahı yok?’ diye sormuyorlar mı, insanın fıttırası geliyor”
diyen Fehmi Koru, en iyi niyetli yorumları bile itidalle
karşılayabilecek durumda görünmüyor. Bugüne kadar insanları istedikleri
yöne çevirmekte o kadar başarılı olduklarını düşünüyor ki, kendi
söyledikleri dışında bir yorum görmeye dayanamıyor. İşte bu da AKP’nin
kurmaya çalıştığı faşist düzenin medyaya yansıması olarak önümüzde
duruyor. Ama sanırım Fehmi Koru da saltanatın bitmeye başladığını yavaş
yavaş idrak etmeye başladı. Fıttırmasının ve kendi tabiriyle
“sigortalarının atmasının” esas sebebi de bu. Ayrıcalıklı konumlarını
kaybedecekleri ve karşıtlarını iktidar gücüyle bertaraf edemeyecekleri
korkusunun bir yansıması olsa gerek bu asabiyet. Ama kurtuluş yok.
Anayasa Mahkemesi’nin kararı ne olur bilinmez ama Fehmi Koru’nun
sinirleri bu kadar bozulduğuna göre sonucun kendileri açısından pek iyi
olmayacağı fikri ağır basıyor anlaşılan. Belki de Ergenekon
operasyonunda hangi gazetecilerin içeri alınacağını söyleyen kuşlar,
Koru’ya davanın sonucunu da söylemiştir.
Liberaller akıllanmıyor
Çok değil, yaklaşık bir ay kadar önce AKP ile liberal köşe yazarları
arasındaki sözde çatlakla sarsılan medya dünyası da kapatma davasıyla
birlikte eski mesut günlerine geri döndü. Medyada kendini liberal
olarak tanımlayan köşe yazarlarının hemen tamamı blok halinde AKP’nin
yanında yer aldı. Bunun böyle olması da gayet normaldi. Sonuçta yazının
başında belirttiğimiz gibi liberaller her devrin adamlarıydı ve dün
biri, bugün başka biri, öbür gün daha başka biri hiç fark etmezdi.
Yeter ki her gelen daha çok demokrasi masalı anlatsın, liberallerin
daha çok AB rüyası görmeleri için şartlandırsın onları. İşte bu nedenle
bir ay önce AKP’yi çok eleştirir gözüken başta Altan Kardeşler olmak
üzere tüm liberaller AKP cephesinde yerlerini aldılar.
AKP yandaşı
liberallerin en meşhurlarından biri hiç şüphesiz Hasan Cemal’dir. Cemal
o kadar gaza gelmiş ki, Şeriatçıların “Parti kapatılması
zorlaştırılsın” tarzı önerilerini bile hafif buluyor, AKP’nin temsil
ettiği millet iradesini göreve çağırarak yeni bir devlet mekanizması
kurgulanmasını istiyor. 16 Mart tarihli yazısında; “Şimdi de halktan yüzde 47 oy alarak iktidara gelen bir partiyi, AKP’yi mi kapatacaksınız? Aklınızı ekmek peynirle mi yediniz?” diye sorduktan sonra şöyle devam ediyor:
“Soruyorum: Bu devlet bu halka layık mı? Hayır.
Bu
halka yeni bir devlet lazım, evet aynen öyle. Bu devlete yeni bir halk
bulamayacağımıza göre, bu halka yeni bir devlet yapmaktan başka çaremiz
yok. Öyle bir devlet ki, demokratik olsun. Öyle bir devlet ki, hukuk
devleti olsun. Öyle bir devlet ki, özgürlüklere saygılı olsun. Öyle bir
devlet ki, insan haklarına saygılı olsun. Ancak böyle bir devlet, halka
layık yeni bir yeni devlet olur.”
Hasan Cemal’in içindeki devlet düşmanı uyanıyor ve bu dava vesilesiyle Hasan Cemal tüm kinini kusuyor.
Radikal’in Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan ise pusulasını tamamen
yitirmiş vaziyette. 16 Mart tarihli yazısında içine düştüğü içler acısı
durumu okurlarıyla paylaşan Berkan; “AKP’yi eleştirmekle destek olmak arasında kaldım. Lütfen bana yardımcı olun”
diye yalvarıyor. Bir taraftan iki arada bir derede kalmaktan dem
vururken, bir taraftan da AKP’nin kapatılmasının demokrasilerde
olmaması gerektiği üzerine fikirler ileri sürüyor. Böylelikle Berkan da
safını belli etmiş oluyor.
70’lerden beri
çeşitli gazetelerde yazı yazan ama çok istemesine rağmen bir türlü
fikir adamı olamayan Taha Akyol da AKP destekçisi yazarlar arasına
giriyor. 17 Mart tarihli “Türkiye’de Hukukçu Sorunu” başlıklı yazısında
yine entelektüel yeteneksizliğini konuştururken; “Türkiye’de
Egesel ve Başol’dan Vural Savaş’a, Sabih Kanadoğlu, Tansel Çölaşan ve
Abdurrahman Yalçınkaya’ya uzanan bir çizgide hukuk, ‘uyanık bekçilik’
olarak anlaşılıyor.
Halbuki hukukun işlevi ‘tarafsız hakem’ olmaktır” diye
hüküm vermekten de kaçınmıyor. Yine 20 Mart tarihli yazısında da
Başsavcıyı AKP hakkındaki iddialarını ispata davet ediyor. Tabii ki
Başsavcı iddianamesindeki suçlamalar hakkında gerekli kanıtları
toplamıştır ve bunu davanın görüşüleceği Anayasa Mahkemesi’ne sunmuştur
da. Hukuku ilgilendiren bir konuda Taha Akyol’un ikna edilmesine de
gerek yoktur. Kendisi bildiğimiz kadarıyla Anayasa Mahkemesi Başkanı
değildir.
Babasının
izinden giden hayırlı evlat Mustafa Akyol da Star’daki köşesinde
laiklik sorunsalı üzerine “fikir” belirtmekten geri kalmıyor. 19 Mart
tarihli “Bu Laiklik, Sovyet Laikliği” başlıklı yazısında bizdeki
laikliğin din karşıtı bir laiklik olarak algılandığını anlatmaya
çalışıyor. Bu yaklaşım klasik laiklik=din düşmanlığı benzetmesinin
birebir kopyası. Biz Mustafa Akyol’un daha derin olmasını beklerdik ama
bu babasından bile sığ çıktı.
AKP-liberal ittifakın özü: Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı
Bir başka Star yazarı, Altan Kardeşlerin küçüğü olan Mehmet ise işin
özünü yakalamışa benziyor. 16 Mart tarihli yazısında AKP’nin kapatılma
davasıyla karşılaşmasının sebebini “Kemalizmden evrensel demokrasiye
geçişin alternatifi olmasına” bağlıyor. Böylece kavganın özü de gün
yüzüne çıkmış oluyor. Başsavcının da gerekçe olarak belirttiği şey o
değil miydi zaten? “AKP Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyet’i yıkıcı
faaliyetlerin odağı haline gelmiştir.” Ve bu noktada AKP’nin yanında
yer alan Mehmet Altan ve liboş tayfanın da niyeti ortaya çıkıyor. AKP
ile liboşları bir araya getiren tek şey Atatürk ve Cumhuriyet
düşmanlığı.
AKP’ye yaptığı
sert çıkışın ardından soluğu Kandil Dağı’nda alan ağabey Altan da
Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya hakkında “görevi kötüye kullanmaktan”
suç duyurusunda bulunarak vazifesini yerine getirmiş oldu.
Yalçınkaya’nın açtığı davanın bir darbenin ön adımları olduğunu iddia
eden Altan, önümüzdeki bir iki hafta içinde çok önemli olayların
yaşanacağını belirtti:
“Bu gülünç
iddianameyi hazırlatanlar da biliyor ki, AKP kapatılırsa, yeni bir
versiyonu yüzde ellilerin çok üstünde oyla iktidara döner. Ya seçimleri
erteletme planları da varsa? Bu plan ordunun içine uzanıyorsa?”
Türkiye’de seçimleri bile erteletecek kadar korkunç bir eylem
yapılacağını iddia eden Altan, dış destek olarak da Rusya’yı işaret
ediyor! İddianameyi gülünç bulan Ahmet Altan acaba kendi yazdıkları
hakkında ne düşünüyor, çok merak ettim. Rusya destekli bir askeri darbe
ha! Güldürme bizi Ahmet! Ahmet Altan’ın Başsavcı hakkındaki suç
duyurusuna daha sonra Genç Siviller adlı AKP yalakası liberal gençlik
grubu da destek verdi.
Medya çetesi durdurulsun!
Kapatma davasının ilk bir haftasının AKP yanlısı medyadaki yansımaları
özetle böyle. Bazı yorumlar insanın kanını donduracak kadar düşmanlık
içerirken, bazı yorumlar da güldürüyor. Yukarıda bahsi geçen yazarların
hemen hepsinin tek varlık koşulunun AKP iktidarı olduğu düşünülürse,
AKP’yi neden bu kadar canla başla savundukları anlaşılabilir. Çünkü
AKP’nin kapatılması Türkiye’de gerçekten de bir devrin kapanması
anlamına geliyor. Tabii AKP’yle birlikte, insanların zihnini iğfal eden
bu gazeteci tayfasının bütün gücü ellerinden alınmış olacak.
Kapatma davası
bir kez daha gösterdi ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin savunma refleksleri
AKP’nin bütün tahribatına rağmen tamamen ortadan kaldırılamamıştır. O
nedenle de davayı açan Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya hakkında akla
hayale gelmeyecek çirkinlikte iddialar ortaya atılmaktadır. Başsavcı
hakkında görevi kötüye kullanmaktan Ergenekoncu olduğuna kadar pek çok
ipe sapa gelmez iddia atan medya çetesi gemi iyice azıya aldı. Öyle ki,
kapatma davası ile ilgili yorumları okuyanlar kendilerini savcı, hakim
falan sanır. Her Allah’ın günü demokrasi, insan hakları nutukları
atarlar ama kendileri gibi düşünmeyenleri anında linç etmeye kalkan bir
çetedir bunlar.
AKP’nin kendini
en güçlü ve dokunulamaz sandığı anda kapatma davası açarak bu kesimleri
şoka ve bozguna uğratan Cumhuriyet kurumları elbette ki bütün bu
yazılanları da dikkatle takip ediyorlardır. AKP’yle birlikte bu medya
zorbalarının da defterinin dürüleceği günler geliyor. Bütün telaş
bundandır ama korkunun ecele faydası yoktur.
Okan İşbecer
Hazırlayan:Eyyüp Yıldırmış